Deniz bardağı tezgâha bıraktı. Suyun son yudumu boğazından geçerken, kapı eşiğindeki gölgeyi gördü — önce bir siluet, sonra Elif. Geceliği ince, açık renk bir kumaştı; omuz askısı sol omzundan kaymış, köprücük kemiğinin çizgisini açıkta bırakmıştı. Saçları dağınıktı, uykudan değil — uyuyamamış olmaktan. Gözlerinin altındaki morluk, onun da aynı saatlerde aynı tavanı izlediğini söylüyordu.
Elif'in parmakları kapı pervazına tutundu. İçeri girmekle dönmek arasında bir karar vardı o tutuşta; tırnakların ahşaba bastığı yerde beyaz bir iz belirdi, sonra kayboldu.
"Uyuyamadın mı?" Deniz'in sesi, gece yarısı mutfağının sessizliğinde gereğinden sert çıktı.
Elif başını iki yana salladı. Gözleri onunkileri bulmadı; duvarın bir noktasına, tezgâhın üzerindeki bir lekeye, herhangi bir yere baktı.
"Sen de."
İki kelime. Deniz'in göğsünde bir yerde, kaburgalarının arasında, o kelimelerin bıraktığı boşluk büyüdü. Elif'in sesi yorgundu, ama o yorgunluğun altında başka bir şey vardı — bir keskinlik, uykusuzluğun getirdiği o garip dürüstlük.
Buzdolabının uğultusu ikisinin arasındaki sessizliği doldurdu. Deniz bardağı eline aldı, sonra bıraktı. Ne yapacağını bilmiyordu. Elleri boş kalınca ne yapacağını hiç bilmiyordu.
Elif bir adım attı. Parmakları pervazdan ayrıldı, yanında bıraktığı iz bir an havada asılı kaldı. İkinci adım. Tezgâha yaslandı, kalçası mermere değdiğinde hafifçe irkildi — soğuk, geceliğin ince kumaşının altından geçmişti.
Deniz'in gözleri omuz askısına takıldı. İncecik bir şerit, köprücük kemiğinin üzerinden geçiyor, kumaşın kıvrımında kayboluyordu. Bakışını kaçırmak istedi. Kaçırmadı.
"Su iyi geliyor mu?" Elif'in sesi, tezgâhın soğukluğuna alışmaya çalışır gibiydi.

